Kendi Dünyanı Yarat!

Merhabalar, ilk web sitesi bileşenleri yazabildiğim yılları hatırlıyorum da, tam 10 yıl geçmiş (#10yearsChallange geldi aklıma). live.com’un verdiği ücretsiz e-posta hizmetleri vardı: adiniz@markaniz.com (.net, .info, vb). abdullah@cok.com’dı sanırım ilk mail adresim, çok mutlu olmuştum, aslında o zamanlar çok da anlamıyordum bu işlerden, diyebilirim. Gelelim ilk amatör websitem’e; gerçekçi olmak gerekirse localhost’ta çalıştırabildiğim ilk website…

Üst bölümde menüler vardı, hayalciliğin verdiği argümanları kullanarak üst sınırları zorluyordum (ben kimim, iletişim 🙂 ) . Banner olmazsa olmazdı o zamanlar, her ne kadar şimdilerde slayt ya da dinamik responsive websiteleri kadar geçerli olmasa da… Olabildiğince sıradandı, benim için olağanüstü olsa da. Bir de amatör olarak Grafik Tasarım dersinde öğrendiğim teknikleri olabildiğince sınırlı uygulamaya çalışıyordum. Çünkü web değişiyordu, gelişiyordu… Haliyle üst menü, banner ve footer arasında kalan içerik bölümünü doldurmak gerekiyordu bittabii…. HTML ve CSS’in verdiği olanakları kullanmanın verdiği haz ile durmadan yazıyordum, mutluydum. Ücretsiz temaları indirip inceliyordum ve localhost’ta çalışan websiteme eklemeler yapıyordum, gelişiyordum. Arayüzü seviyordum…

Zaman değişiyordu ve bilmediğim şeyler de vardı elbet, toydum haliyle. Arayüz Geliştiriciliğinden bir hayli uzaklaşmıştım. Değişti. 2008-09 yıllarında birhaber olduğum altyapı sağlayıcılardan haberdar olmaya başladım, gerçeklerle yüzleşmek tabii. Her ne kadar farklı şeyler üzerine kendimi geliştirmiş olsam da… *i

Edebiyat üzerine yoğunlaşıp blog yazıları yazıyordum: öykü, deneme. Sonrasında, İngilizcemi geliştirdiğim süreçte İngilizce öykü ve denemeler yazmaya başladım. Bir hayli zevkliydi. Şimdilerde çok fazla yazma fırsatım olmasa da, blog yazmak hatta bir blog sahibi olmak güzel bir şey. (Bunlar için yardımcı olan kurumlar var. Üstelik birkaç cips fiyatına. Gayet makul bence. Göz atmak isterseniz, buyrun… Gayet de inceleme fırsatı bulduğum. Eğer fazla zamanınız yoksa ve basit bir blog kurulumu ile başlamaya ihtiyacınız varsa, önerebilirim. (İsterseniz sizleri fazla yormadan okumanıza devam etmenizi rica edebilirim). Sonuçta blog sahibi olmak gerekiyor fikirlerimizi paylaşabildiğimiz, bizi dinleyen insanların olduğu yerlerde… *ii

Facebook, twitter gibi platformlar da bir mikroblog ama herkes kendi halinde… Siz bunlarla uğraşırken kendi e-ticaret sitesine sahip olan arkadaşlarım bile var. Böyle bir imkan da var…

Geçen 4-5 yıllık süreçte *i hakkında bir fikrim olsa da, işleyişi hakkında çok da fazla bir şey bilmediğim, daha doğrusu araştırma yapmadığım (araştırmak ve sürekli yeni şeyler öğrenmek hayatın gerçeği) WordPress ile tanıştım, öğrenmesi ve kullanması çok kolay… Altyapısı için çok fazla uğraştığım ve sürekli endişeye düşüren bu durum, beni değiştirmişti. Zaman değişmişti çünkü ve çoktan geçiyordu bazılarımız olduğumuz yerde beklerken birileri instagram üzerinden satış yapmak yerine kendi satış sayfalarını oluşturmuş, yollarına devam ediyorlardı…

Demem *ii o ki, insanlar fikirlerini paylaşıyor, paylaşmakla kalmayıp senin ona sahip olduğunu sanmanı sağlıyorlar, gerçek sandığınız bir yerlerde. Ayak uydurabilmenin en iyi yolu öğrenmekten geçiyor haliyle.

Ayak uydurabilmenin en iyi yolu öğrenmekten geçiyor haliyle.

Sizler de bu hayalin sahibi olmak ister miydiniz peki?

kahve molasından dönüş #kmd

(bkz: breakfast at tiffany’s)

filmden gerçek hayata uyarlamalık o kadar şey var ki, tecrübeleriniz dahi yetersiz kalıyor…

 

spoiler

1- holly golightly iseniz, nba 2k’daki en iyi overallere sahip olabilirsiniz.
2- george peppard iseniz, 76ers’in büyük umutlarla ilk sıradan draft oyuncusu olursunuz. hikayelerini biliyorsunuz.

spoiler

 

mesela: (sen + karşı cins – karşı cinsten beklenmeyen davranışlar) / zamanın birinde aşk

ama…

bir erkek susuyorsa yapılmaması gerekenler temalı bir şeyler gerçek olsa, senaryo falan değil yani, şöyle olurdu muhtemelen:

susma anı kafasında bir şeyler tasarladığının göstergesidir ve ona öykülük karakter olma harici yaklaşmayın; belki de sizden çok güzel figüran yaratabilir ya da öykünün ana teması olabilirsiniz.

ilk öneri daha iyi sanki.

sanırım, kafamızda yarattığımız onca hikaye varken ya da karakterle yaşıyorken, neden gerçek yaşama ihtiyacımız var ki?

sonuç: umarım her şey çok güzeldir oralarda bir yerlerde, audrey hepburn‘ün gözlerinde…

ama kimin umrunda artık veya kim amerikan filmleri izlemeyi sevmiyor ki?

 

  • dipnot: sözlük usulüne göre yazılmıştır.

We Are The Champions

Yıl 2012, yaz ayları… Fenerbahçemiz o dönem, Bogdan Tanjević’ten boşalan koltuğa koç arayışları yaptığı dönemdedir. Simone Pianigiani, iki kez F4 kariyeri olan -2009 ve 2011- Siena koçu, Panathinaikos’un ve Avrupa’nın en iyisi olan, bir sezon sonra Fenerbahçemizi Avrupa’nın en iyi takımlarından biri olma yolunda büyük adım atarak anlaştığımız Željko Obradović’ten boşalan koltuğu devralacak kişi olarak anılırken, Fenerbahçemizin başına geçer. Željko’nun eski öğrencileri Romain Sato ve Mike Batiste’in gelmesiyle, hatta Boston Celtics ile yaptığımız NBA Europe Live kapsamındaki maç sonrası bende basketbola yönelimler başlamıştı.

O sezon hayal kırıklığıyla sonlandı ve arayışlar Željko Obradović yönünde ilerlemeye başladı. Sanırım Fenerbahçemiz için bir rüyanın başlangıcıydı…

Gelelim Željko Obradović ile başlayan tarihimizin en iyi günlerine… İlk sezon top16’da elenmiştik. Sonraki sezon Obradović kalitesinin temellerinin atıldığı ve Euroleague’in en iyilerinden olacağımızı hissettirdiğimiz yıldı. 2015 Nisan ayıydı. Olympiacos’u yendiğimiz ve bir önceki sezonun şampiyonu Maccabi karşısında saha avantajını elde ettiğimiz maçı iyi hatırlıyorum.

Bir önceki sezonun şampiyonunu tabir-i caizse süpürmüştük ve Avrupa’nın en iyisine F4’te hakemlerin yardımlarıyla kaybettirilmiştik. Nasıl F4 MVP’si olduğuna anlam veremediğim Nocioni’nin Vesely’nin blok koymasına havada tekmeyle karşılık vermesine hakemlerin hiçbir tepki vermemesi hala aklımdaydı. Tecrübe güzel şeydi ve birkaç paragraf sonra tecrübenin intikamına şahitlik edeceksiniz…

2015-16 sezonuna en iyi ikinci takımda yer alan ve rakipleri üçlükleriyle bizleri sevindiren Andrew Goudelock ve en iyi ilk takımda seçilen ve normal sezon MVPsi Nemanja Bjelica’yı sevdiren bir yıl yaşamıştım, onlar ayrıldı. Ansızın.

Sıkıntı yoktu, Obradović’e sahiptik. Daha tecrübeli, en iyi gelişim gösteren genç oyuncu Bogdan Bogdanovic ve sizin tabirinizle NBA’e tutunamayanların da yer aldığı bir kadroyla daha güçlü bir şekilde geliyorduk, hatta bu kupayı daha önce Olympiakos ile almış olan Kostas Sloukas ve Pero Antic de aramıza katılmıştı.

Tüm grupları lider tamamlayarak, bir önceki sezonun hakemlerin şampiyonu Real Madrid’ini de süpürdük, hatta 22 sayı fark atmıştık üçüncü maçta. Neyse. Hatırlıyorum Kostas, Pero ve Bobby’nin geri getirdiği Baskonia maçını da, tecrübe bizi daha da birbirimize bağlıyordu.

Finaldeydik, biliyorsunuz. Haketmiştik. Ama gene kurbandık sanırım, daha önce hiç şampiyon olamadık ya. Tüm Avrupa “Željko! Kariyerindeki dokuzuncu kupayı bu sezon da alamayacaksın” diyordu. Sanıyorum. CSKA finalinde 22 sayıdan gelerek, uzatmalarda bir ribaund tecrübesi kadar yakın olduğumuz ve kaçırdığımız şampiyonluk bizlerde gözyaşıydı. CSKA içinse, Željko’ya karşı ’09, Berlin’deki F4’un rövanşı. Neredeyse kazanıyorduk…

Tüm sezon Ekpe Udoh’un “I’m sorry” tweetinde saklıydı. O derece üzgündük. O derece depresyondaydık ülke olarak.

Haydi biraz tarih yazalım…

Bu sezona Cumhurbaşkanlığı kupasını kazanarak girdik, küçük bir galibiyetten bahsetmiyorum. Hem de tüm sinirimizi lig finallerinde çıkardığımız Anadolu Efes karşısında.

Kadroyu korumayı başarmıştık, inanıyorduk çünkü bir gün en iyisi olacağımıza. Euroleague’e çok iyi başladık, Real Madrid ve CSKA’nın arkasında. Basit kayıplar da yaşamıştık arada. Hatta Bogdan’ın Barcelona maçında yaşadığı sakatlık sonrası içimizde bir burukluk yaşıyorduk. Üç hafta sonra gelir dedik, on üç hafta uzak kaldı bizlerden. Özledik. Olsundu, üç senedir bekliyorduk zaten başarıyı, onu da beklerdik. Yokluğunda James Nunnally ve Ekpe Udoh harikalar yaratıyordu.

Aralık ayındaki Olympiacos maçını hatırlıyorum da, hani şu son çeyrekte verdiğimiz. İyi gün taraftarı oluvermiştim o gün ben de. Yatıştı o sinir o gün bende. Her Fenerbahçe taraftarı gibi ben de şampiyon olacak takımın bunları kaybetmemesi gerektiği karamsarlığına kapılmıştım tabii ki, abartmış olsam da. Toparladık sonraları. Fakat neredeyse, sezonu sadece yedi maçta tam kadro oynayabildik. Çoğu zaman koca yürekli Ekpe’yle ayakta kalmaya çalıştık. Başardık da.

O sıralar Final Four’un Türkiye’de oynanması kesinleşmişti ve sonraları sanırım Şubat ve Mart ayı en formsuz zamanlarımızı yaşamıştık. O zamanlar düşünüyordum hayalci bir kafamla: “Real ile yarı finalde karşılaşır intikam alır, finalde de CSKA’ya unutamayacağı bir gün yaşatırız Türkiye’de” Üzücüydü ilk üçte bitiremeyip saha avantajını kaybetmek. Şöyle bir durum vardı ki, eminim çoğunun ilk dörde gireceğini bir kez de olsa düşündüğü Baskonia bile yedinci bitirivermişti. Kış aylarında bizi 34 sayı farkla yenen Baskonia’dan bahsediyorum.

’00 F4’u öncesi Maccabi eski koçu Oded Katash’ın motivasyon niteliğindeki konuşmanın bir benzeri olan “Koç, endişelenme. Kesinlikle kazanacağız.”…

Rahatladık sanki. Fakat “Mike Jamessiz bir Baskonia ne kadar korkutucu olabilir ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Öyleydi ve Mike James ansızın Nisan ayında saha avantajıyla ve Panathinakos formasını geçirmiş olarak oyun kuruyordu bize karşı.

Şimdi söyleyeceklerimi eminim “şampiyon olunca söylemesi kolay” diyerek yanıtlayacaksınız, biliyorum. Öyle değildi ama. Çevremdekilere bizim için en zoru Pana serisi olacak diyordum. İnanmayanlar da inanmış gibi yapıyorlardı. Gerçek şu ki hiçbir başarı kolay değildir, biliyorsunuz. Bu durum ’09 çeyrek finalinde Pana’yla beraber Željko’nun tabiriyle elemesi zor olan Barca’yı saf dışı bırakmak gibiydi.

Gelelim bir sonraki süpürme işlemine…

Büyük ihtimalle son sezonlarını yaşayan, şampiyonluk için bir sezon daha bizimle beraber olan, hatta sezonun en iyi beşinde yer alan Bogdan ve Ekpe’nin harikalar yarattığı Nisan ayı, Nikola Kalinić – Sergio Llull’u durdurarak açık saha savunması’nda, Ekpe Udoh’tan sonra galibiyette en büyük paya sahip olmuştur ve unutulmamalı ki Pana serisinden sonra durdurulamayan bir grafik çizmiş, bunu TBL’nde de devam ettirmesini umuyorum. Özellikle üçlükleriyle İsmail Şenol’un o naif sesi tarafından Nikolaa Kalin3 takma adıyla anılmıştır.- ve Jan Vesely’nin formunu tekrar kazanıp ivmeyi artırması, -geçen seneki performansının bir antitezi olarak- sanki bana tüm sezon boyunca eleştirilerime cevap verircesine “seni yanılttık dostum” demeleri hala bunları yazarken tebessüm oluşması için yeterli yüzümde. İkisini ayrı bir seviyorum, ama büyük yürekli dostların hepsine ayrı ayrı teşekkürler.

Final Four… Sanki ’94, Tel Aviv’deki Joventut Badalona misali, tarih tekrar yazılmak üzereydi.

O gün twitter ve instagramda neredeyse Nisan ve Mayıs ayı boyunca dinlediğim Euroleague Theme Song’u olan Devotion’ı paylaşıyordum, üzerimde formamla. Biliyordum, bu takım, Obradović’in bizleri ilk gelişinde Avrupa’nın en büyüğü yapacağını söylediği ilk anlar gibi kafamda çınlamakta halen. Real Madrid’i yani bildiğimiz hakemlerin yardımı olmadan hiçbir şey yapamayan yani, 2015 F4’ün intikamını farkı da koruyarak iyi bir oyunla eziyorduk 19 Mayıs akşamı.

O gün sonrasında Queen’in ensane şarkısı We Are The Champions dinleyerek havaya girmiştim çoktan. Fakat finalde rakibimiz haklı bir şekilde Olympiacostu. Hani şu kış aylarında bize gerçekten kışı yaşatmış olan, son çeyreklerin takımı, CSKA’nın beş yıllık kabusu…

Saygı duyulası bir rakibe karşı oynayacaktık, gerçekten çirkefleşmeden oynayan bir rakipten bahsediyorum. Nikola Kalinić, Jan Vesely, Gigi Datome, Ekpe Udoh, Kostas Sloukas ve Bobby Dixon… Herkes iyi oynamıştı. Željko onları yeniden yaratmıştı adeta bu zamanlar için. Şanslarını çok iyi değerlendirdiler de, hayatlarının ikinci şansını yabana atmadan. Bunları yazarken “We Are The Champions my friend…” çığlıkları atıyorum burada.

Hatta bunları ingilizce yazmayı düşündüm birkaç saat önce. Anlatmak istediklerimi Türkçe olarak gerçekten hissederek ve duygularımı daha iyi anlatamayacağımı bilmenizi istercesine yazıyorum; sabah Calculus finalim varken dahi, Željko’nun kariyerindeki dokuzuncu şampiyonluğunun midemdeki asitlerin mukozama acı çektirmesine karşı koyarcasına.

Haydi bu şarkıyla daha derinlere dalalım isterseniz.

Sanıyorum, bunları yazmayı bitirmeden önce şu cümleyi eklemeliyim ki, “şimdi şampiyonuz arkadaşlar…”

 

 

Geçmişi Affetmek Nedir: Rocky

İngilizce’deki tabiriyle ‘get stuck in…’ yani sıkışma yaşadığımız anlar olur. Aslında güzel bir şey bu, biliyor musunuz? ‘Neden?’ sorusunu sorduğunda, insan kendini keşfediyor ve bunun da bir sınırı yok…

Uzatmadan konuya girmek istiyorum. Bir ağabeyimin -ruh halime göre filmler öneren, ki bu aralar fazla film izleyemesem de, halimden anlayan- tavsiyesi üzerine sadece Rocky I’i izleyecektim.

Ne mi oldu? Bir hafta olmadan seriyi bitiriverdim ve anlamlı olduğunu düşündüğüm diyalogları -tabii ki bir şekilde yaşamımıza uyarlayarak- arşivledim. “Şu sonuca vardım” diyemem tabii, süreç odaklı olmak olasılıkları daha da artırmak üzere kurulmuştur bazen, ama anlamlı olduğunu düşündüklerimi kendi yorumlarımla sizlerle paylaşmak istedim.

Rocky Mighty Mick’s‘de Mickey’nin sözlerine daha fazla dayanamaz ve:

“Buraya altı yıldır geliyorum ve sen beni hep aşağılıyorsun. Neden?” sorusuyla başlayan tartışmada “Çünkü iyi bir boksör olacak yeteneğin var. Ve sen bunun yerine, ikinci sınıf ucuz bir tefeci için bacak kırıyorsun.” cevabını alır.

Dolaylı yoldan atıfta bulunulma hissiyatına kapıldım. Üzerime alınmadım, desem yalan söylemiş olurum.

Velhasılıkelam, buradan çıkaracağımız sonuç şudur ki, “en iyi olduğumuz şeyi yapmak zorundayız” (do your best!)

Arkasından içimizde yaşayan bahanelerimizin bir benzeri olarak:

“Hayatımı kazanıyorum.” a cevap olarak “Hayatını harcıyorsun.” yanıtı gecikmez.

Rocky bir yönden haklıdır fakat, otuz yaşından sonra kaybedecek zaman yoktur, hatta yirmilerde bile…

Rocky bir fırsat yakalamıştır tanınmak için ve bunun için menajerlik yapmak istemeye gelen Mickey’le tartışma alevlenmiştir:

Rocky “On yıl önce yardımına ihtiyacım vardı. Bana asla yardım etmedin.  Umursamadın.” Mick her zamanki tavırlarıyla “Evet, yardım isteseydin… yani, yardıma ihtiyacın varsa, neden bana söylemedin, evlat?”

O anın aparkatı gelir: “Söyledim, ama sen duymak istemedin ki!”

Rocky Apollo ile karşılaşmış hatta Apollo’nun aşağılamalarına karşılık vermeden karşılaşmaya sevimli tavırlarıyla çıkmış ve kendisini kanıtlamıştır. Hakem kararıyla kaybetmiştir, ama kazanmış kadar olmuştur.

Rocky movie i love you boxing match

Zaman geçmektedir…

Rocky, Apollo’ya mağlup olsa da büyük şeyler kazanmıştır. Ve daha fazlasını istemek yerine şımarmaya başlamıştır çünkü hayat bizi sınamaya devam eder, ne kadar istediğimizi kendimize sorgulatmak için.

boxing rocky sylvester stallone rocky balboa talia shire

Kendisine iş arar, fakat istediği gibi bir şeyler bulamaz…

Umutsuzluğu gittikçe artmaktadır ve tekrar yapabileceğine inanmak ister, Apollo’nun aşağılamalarıyla.

Mick’in ısrarlarına dayanamayarak rövanş için hazırlanmaya başlar ve Rick salvo üstüne salvolarında gecikmeden:  “Yüreğin var ama artık mücadele edecek halin yok.

Unut bunu!

Belki de artık senin mücadele edecek halin yok, biliyor musun?

Ha?”  

Hayatta tabii ki zekanın önemi vardır, fakat başarı için yüzde yüz çalışmak gerek. Hemfikiriz değil mi?

Çok çalışmak…

classic film rocky sylvester stallone working out boxer

Hızla devam etmektedir, zaman kaybetmeden anı yaşayarak.

Mick ve Rocky Apollo kasetlerini izlerken, her zamanki gibi birbirlerine girmeden önce Mick salvolarından birini öne sürmektedir ve Rocky:

“Bunları neden daha önce söylemedin?”

Mick: “Duygularını incitmek istemedim. Şimdi, bak. Bir mucize gerçekleştirmek için, her şeyi değiştirmen gerekiyor. Öğrenemem ne demek? Yapamam yok! Öğrenemem yok. Olanaksız yok…”

tumblr_ln7rp4stih1qbah8ko1_500

Bu sözler hayatımın özetidir belki de ve en iyi arkadaşımın en sevdiğim sözünü aktayarım hemen:“İlerlemek için bildiklerini unutmak zorundasın.” Farklı versiyonu işte. 🙂

Apollo rövanşı öncesi Rocky kiliseye duaya gider ve Mick:  “…sana bir tek şey söylemek istiyorum, bir daha tekrar etmeyeceşim. Evet, Rocky, bir şansın daha var. Bu ikinci bir şans.”

Hepimiz hakediyor ikinci bir şansı, tabii şans diye bir şey olmasa da. Ama tecrübeyi kazanmış olmak bu fırsatı değerlendirmekle doğru orantılı….

Apollo’yu yenmiştir Rocky!

Haketmiştir ve fırsatı değerlendirmiştir bir nevi.

Rocky movie fight punch boxing

Apollo’nun beğenisini kazanan Rocky yeniden doğmak üzeredir ve kendini geliştirmiştir, değiştirmemiştir!

Rocky’ye meydan okuyan ve ilk maçta galip gelen, hatta Micky’yi öldüren Clubber Lang maçı sonrası Apollo, Rocky çaresiz oldugunda yanina gelir…

Apollo Creed, Rocky’nin menajeri olmuştur artık ve:

“Bak, dostum. Beni dövdüğünde… her yerim karardı. Kimsenin bilmesini istemedim, çocuklarımın bile. Her boksör acıdığını bilir. Bununla yaşamaya çalışmak bizi hasta eder, geri çekilme. Kendin için doğru olanı yap yoksa pişman olursun.”

Ne mi anladık burada? Tabii ki en iyi olduğumuz işin üzerine gitmeliyiz, fırsatlardan bahsetmiştik di mi?

Yani buradan şunu çıkarmalıyız ki, acıları mazoşizm haline getirmeden onlarla büyümeyi ve olumlu hale getirmeyi öğrenmek zorundayız. Hayat bizi her zaman zorlamaya devam ediyor….

Apollo devam eder: “Pekala. Menajerinin öldüğünü ve kafanın çok karışık olduğunu biliyorum. Ama gerçek şu ki, aç görünmüyorsun. Dövüştüğümüz zaman, kaplan gözlerine sahiptin, üstünlüğün vardı. Şimdi onu geri getirmelisin, bunu yapmanın yolu en başa dönmek. Belki beraber geri kazanabiliriz.”

En başa dönmek…

Bazen en başa dönüp sıfırdan başlamalıyız, “acaba hata nerede?” diye arayarak zaman kaybetmektense daha güçlü ve pratik olmak için.

Sıfırdan başlamak iyidir.

Rocky movie smile boxing thumbs up

Hayatta elimizden tutacak birileri var. Değerini bilmekte geç kalmamalıyız. Bize değer verenlere cevabı vermek için.

Kuru bir gülümseme bile olsa…

Clubber Lang rövanşı öncesi Apollo:

“Nereden geldiğini unutma. Buraya nasıl geldiğini unutma. Ve son defa sana neler yaptığımı unutma, tamam mı?”

Ve….

Rocky ringe çikarken Apollo:

“Rocky. Rocky. Seninle gurur duyduğumu söylemek istiyorum. Bir adamın değişmesi çok zordur
ve sen başardın. Onlara kanıtla.”

Aslında Rocky gelişmişti ve değişmeyen tek şey değişimdi…

Rocky perişan haldeyken ikinci raund sonrasi: “Ne yaptığımı biliyorum.” demesi üzerine Apollo yumruk gibi bir yanıtla: “Ne düşündüğünü söyleme. Git ve yap!”

Şems-i Tebrîzî’nin Mevlana’ya dediği gibi “Okumayı bırak, yazmaya başla!”

rocky balboa

Aslında Rocky seri devam ettikçe daha güçlü ve ölümüne hırslı rakiplerle dövüşmektedir.

Korkularımız gibi.

Daha da artan endişelerimiz gibi.

Fakat su götürmez bir gerçekten bahsediyorum ki, aslında güçleri ve öfkeleri artsa da rakiplerinin, seviyeleri düşmeye devam ediyordu ne yazık ki?

Apollo Creed, robot olarak yaşamına devam eden biri görünümündeki Drago’yla maç yapmış ve yenilmişti… Hatırlayalım.

Rocky’ye yardım etmek isteyen Duke belki de yazımın benim için en anlamlı diyaloğuyla gelir yanına, yardım edeceği gerçeğiyle:

“Cehennemden geçmen gerekecek, hayal edebileceğin daha kötü bir kabus yaşayacaksın. Ama sonunda… Ayakta kalan sen olacaksın. Ne yapman gerektiğni biliyorsun. Yap. Elinden geleni yap!”

Burada bir şeyden bahsetmek isterim. Seviyeleri düşüyor demiştim rakiplerin, fakat menajerlerinin seviyesi ve tecrübeleri yükselmeye devam ediyor aslında ve en tecrübelisiyle çalışacaktır artık…

Şöyle yorumlayabiliriz, isteklerimiz artıyor ve hırslarımıza ya da ego da diyebiliriz, süper egolarımızla yanıt vermezsek, id’de kalacağız.

O yüzden hayat güzel cevaplarla dolu.

boxing rocky punching

Sonrasında Rocky emekli olmuştur. Çünkü endişelerini yenmiştir tabir-i caizse…

Ve bir şekilde para kaybetmektedir…

Rocky’nin motoru açık artırmayla satılmıştır.

Ve oğlu arasinda geçen hayat-ölüm arasındaki ince çizgiden bahsetmek istiyorum, yaşamımıza son noktayı koymamışken henüz…

“Haydi. Mickey, zil çalana kadar dövüş bitmez derdi. Daha zil sesini duymadık, değil mi?”

Rocky Mickey’nin mekanına gelir ve kendi eski günlerini hayal eder, eldivenleri takmıştır ve ringdedir… Bir daha ringlere dönmeyecek olsa bile.

Hayal canlanmıştır gözlerinde…

Akıl hocası Mickey’i görür  -Rocky I’deki bir sahneden-“Doğruları yaparken gör ve doğru yap. Neden, sen burda olmasaydın ben bugün yaşıyor olmazdım. Burda olman ve gerekenin en iyisini yapman beni… nasıl diyorlar… yaşamaya teşvik ediyor. Çünkü insanların yaşamak istemedikleri için öldüğünü dününürüm.”

Yaşayanlar ve nefes alanlar… Samuel Beckett’in güzel bir sözü mevcut bununla ilgili.

Rocky mırıldanır: “Doğa insanlardan daha akıllı.”

Tabii ki Mickey canlanır tekrar, bizi güçlü kılan yanlarımız gibi:  “Doğa insanların sandığından daha güçlü.

rocky-v-1990-720p-brrip-x264-yify-720p-x264-aac-mkv_001483268
Sırayla arkadaşları kaybediyoruz, her şeyi kaybediyoruz ve şunu söyleyene kadar da kaybetmeye devam edeceğiz:

“Bu cehennemde ne için yaşıyorum?
Devam etmek için hiç bir sebebim yok.”

Ama seninle evlat devam etmek için sebebim var. Ayakta kalacağım. Ve senin başarılarını seyredeceğim. Ve seni asla bırakmayacağım. Ölene kadar seni asla bırakmayacağım. Çünkü seni bıraktığımda, sadece dövüşmeyi değil, ringin dışında da kendini korumayı öğrenmiş olacaksın. Tamam mı?”

Hatırlayalım…

Drago’yu devirdikten sonra Rocky’nin elleri titremekteydi  ve soyunma odasına sadece Adrian’ı istemişti ve aralarında ellerinin titremesi ve Mickey adına güzel konuşmalar geçmişti:

“Mick’in ne dediğini hatırlıyor musun? Dövüştüğü bazı zamanlar, kendini öyle kaptırmış ki, bir şeyleri kırıp kırmadığını düşünmeye başlamış. Ölecek miyim diye düşünürmüş. Ve işte böyle zamanlarda meleklerin onları çağırdığını söylerdi.”

Ölüme daha da yaklaşıyoruz her gün, hedeflerimizi aştıkça, yaklaştıkça.

Rocky Drago ile olan dövüşü sonrası Deja Vu’yu hatırlar ve “o melek sendin…” der ve gözleri çoktan dolmuştur.

rocky-v-1990-720p-brrip-x264-yify-720p-x264-aac-mkv_001587500

Yaşlanmaya yaklaşıyoruz sanki.

Oğluyla Philedelphia Sanat Müzesi önündeki heykelinin önüne doğru koşarlarken, bakıp da:

“Şuna bak. Bu burada olduğu sürece, güvercinlerin konabilecekleri bir yer olacak. Bu basamaklardan 20 senedir inip çıkıyorum. Bu binada değerli resimlerin olabileceği hiç aklıma gelmemişti.”

Oğlu içimizi ısıtan çay misalı, her bünyeye uygun bir cümleyle veda ettirir bizlere: “Öğrenmenin yaşı yoktur.”

stallone-son-640x428

Ve Elton John’dan The Measure of A Man‘e merhaba deriz hep beraber gülümseyerek…

Rocky Balboa… Herkesin kendinde bir şeyler bulabileceği adam.

Bir fırsat, bir geleceğe umutla bakmak…

Zaman geçmiştir, Rocky emekli olduktan sonra bir hayli kendini dinlenmeye vermiştir artık.

Fakat Rocky  yoldaşı Adrian’ı kaybetmiştir, ama yoldaşı Duke, Paulie hatta oğlunun varlığıyla yaşama tutunmaktadır…

Rocky Adrian’ın mezarına Paulie’yle gelmişlerdir ve Adrian’a anlatacakları bitmiştir.

Related image

Sonrasında Paulie’ye der ki: “Zaman çok hızlı geçiyor.”

Paulie’yse her zamanki tembel tavrıyla “Öyle mi? Yeteri kadar değil.”

İnsanlar paslanır değişime ve gelişime açık olmadıkça. Aslında fırsat varken, zamanı gelinceye yani dermanımız kalmayana dek çalışıp, çaba göstermeliyiz. Hemfikir olduğumuzu sanıyorum, tembellik haricinde…

Akşam yemeği için oğluyla sözleşmiştir Rocky, fakat eski hikayelerini restorandaki müşterilere anlatırken, oğlunun gelemeyeceğini öğrenir. Kalır öyle. Gece olmuştur eve giderken Mighty Mick’s tabelası önündeyken Paulie: “Selam, nasıl gidiyor Mick?” Cevap hüzünlüdür: “Tabela dökülüyor, Paulie.”

  • “Bütün dünya dökülüyor. Halimize bak.” 

Aslında bundan bahsediyordum…

Seri önyargılardan geçmiş ve zincirlerini kırmış bir adamı da resmeder, başkalarının sözleri ve davranışlarına aldırmaması, olgunluk göstergesi olan bir adama dönüşmüştür ve oğluyla arasında bir konuşma geçer bununla ilgili. Hatta bu konuşma, ekşi sözlük’te ne zaman takılsam yüzde yirmi-yirmi beş oranında girişlerimde karşıma çıkar.

“Sen, ben ya da bir başkası hayat kadar sert vuramaz.”Rocky Big Speech to His Son

Teknoloji ve yapay zeka olayı gelişmeye devam ettikçe, simülasyon maçında Rocky ve 2000lerin en iyisi karşılaşmakta ve sanki tüm dünya Rocky’yi tekrar ringlerde görmek istemektedir.

Artık Rocky ikna olmaya başlamıştır ve…

Günümüz yani 2000lerin ağırsiklet şampiyonuyla maç yapacaktır, hatta o kadar emindir ki rakibi Rocky’yi devireceğinden, Apollo misali küçümser, fakat Rocky hakem kararıyla kaybetmiştir.

“Zil çalana kadar hiçbir şey bitmez.”

Hatırladık mı?

Aksine Rocky mutludur, yeni bir hayata huzurlu olarak adım atacaktır artık…

Seri bitmek üzeredir…

Adrian’ın mezarı başında olan Rocky yani geçmişimizdeki hatalarımızdan ders çıkarmamız gereken adam:

“Biliyorsun,

sen olmadan hiçbir şey yapamazdım.

Adrian,

başardık.

Başardık!”

Unutmayalım lütfen, Adrian bu serinin başrol oyuncusu ve Rocky’nin bitmeyen umududur, neden mi?

Rocky movie sylvester stallone rocky balboa adrian

İnsanın destek alması gereken birilerine ihtiyacı vardır hayatta. Ağladığımızda, gülümsediğimizde, başardığımızda ve hatta kaybettiğimizde…

Allah herkesin yardımcısı olsun…

Rocky sadece bir kahraman değildir!

Aynı zamanda dersler çıkarabileceğimiz diyaloglar içeren film serisidir…

Küllerinden doğanlara, doğmak üzere ve doğacak olanlara selam olsun.

images

Senaryodan Bakmak

Merhaba. En iyi arkadaşım geçen sene izlediği en iyi dizilerin sıralamasını yapmıştı. Ben de hayatımı düzene koyarken esinlendiğim gibi bu konuda da ondan esinlenerek bir sıralama yapma gereği duydum. Hatta ona da bir taslak göndermiştim. Aşağı yukarı hemfikir olduk diyebilirim, birkaç dizi haricinde. “Benim tarzım -aşağıda göreceksiniz- bu” falan gibi konuşmuştum onunla, ama kesinleşene kadar beklemek istesem de, Mr. Robot’un ikinci sezonunun bitmesini bekleyemedim.

1- Dexter (2006-2013)

Başrol: Michael C. Hall

Yaratıcı: James Manos Jr.

Neden mi ilk sırada? Kiminin hayatında izlediği ilk dizi en iyi dizisidir, halbu ki benimki BrBa olmasına rağmen, Dexter’ın karakter analizi yapabilmesi ve bu etkilere en güzel tepkiyi en iyi çalışmalar sonucunda verebilmesi, bunu da 8 sezon boyunca devam ettirmesi listemde ilk sıraya koymuş olsa gerek. Ek olarak: Sanırım yedinci sezon yedinci bölümdeki gömlek-saç tarzı benzerliği beni etkilemiş olsa gerek, bazı arkadaşlarımın beni Dexter’a benzetmesini de ekleyebilirim.

 

2- Breaking Bad (2008-2013)

Başroller: Bryan Cranston, Aaron Paul, Anna Gunn

Yaratıcı: Vince Gilligan

Evet, geldik en can alıcı diziye. Tabii ki bir Dexter değil, ama izlediğim ve en iyi dizilerde insan aklına gelebilecek her şey var bu dizide, siyaset ve tarih hariç. Bir insan daha nasıl kötü olabilir ki? Her bölümü bir puzzle parçaları misali ilerliyor ve hiç olmaz dediğimiz şeyler cereyan etmekte. Etkileyici ve finali gerçekten tahmin edilesi bir dizi aslında, o kadar da basit değil tabii. Spin-Off’u olan Better Call Saul‘un ilerleyen sezonlarında umarım Mr. White ve Jesse Pinkman’ı görmek dileğinde olduğum efsanelerimden biri.

 

3- Hannibal (2013-2015)

Başroller: Hugh Dancy, Mads Mikkelsen

Yaratıcı: Bryan Fuller

“Televizyon’da gördüklerinize inanmayın” derler ya hani, öyle. Efsane’nin CNBC-E tanıtımını gördüğümde kötü bir izlenim almıştım. En iyilerim arasına girmesi pek de uzun sürmedi internet sayesinde, sanırım ilk iki sezonunu bir haftada bitirmiştim. Dizi Kuzuların Sessizliği’yle başlayan üçlemenin dizi uyarlaması, izlemeyenler için bir ek olarak bırakmak isterim. Bence üçleme < dizi şeklinde olan bir eşitsizlik mevcut ortada ve izlediğim en iyi finale de sahiptir dizi. Özleyeceğiz seni Hannibal. #SaveHannibal

 

4- Mr. Robot (2015- )

Başroller: Rami Malek, Christian Slater

Yaratıcı: Sam Esmael

Öncelikle belirtmek isterim ki: uykusuz yazılımcı diye bir şey yoktur ve Elliot’ın uykusuzluğu yalan.

–spoiler– İlk sezonda narkoz kullanıp uyku’ya dalması uykusuzdur yanılgısını hatırlatmak isterim. –spoiler–

Dizi mottosu afişinde de olduğu gibi OUR DEMOCRASY HAS BEEN HACKED ve aslında konusunu tahmin etmek de hiç zor olmasa gerek. Belki de diziyi en iyiler arasında var eden bu değildir. Kim bilir?

Ek olarak: Hocalarımdan biri “Mr. Robot gibi giyiniyorsun” demişti bir ara.

+ Yayınlanan ikinci sezon premiere ve ilk bölüm sonrası bu sezon daha iyi olacağı sinyallerini verdi dizi.

 

5- Game of Thrones (2011- )

Başroller: Emilia Clarke, Peter Dinklage, Kit Harington

Yaratıcılar: David Benioff, D.B. Weiss

Bu diziyi sevmeyen yoktur. Hatta en çok masraf edilen prodüksiyona sahip dizidir belki de. Altı sezondur beklenen olaylar henüz gerçekleşmekte ve sanırım önümüzdeki sezon dizinin en iyi sezonu olacak ve sanırım tek krallık varlığını ortaya koyacak, altıncı sezon finalinde izlediğimiz gibi. Umarım son sezonlarını yaşayan dizi hayal kırıklığına uğratmaz ve hatıralda güzel bir şekilde kalıcı olur.

 

6- Sherlock (2010- )

Başroller: Benedict Cumberbatch, Martin Freeman

Yaratıcılar: Mark Gatiss, Steven Moffat

Dizi’nin karmaşık bir algoritmayla işlenmesi’yle tadına doyum olmuyor ve iki buçuk senedir The Abominable Bride harici bir bölüm yayınlanmaması da ayrı bir olay tabii. Hatta dizi Amerikan uyarlamaya da sahip. Sherlock’un dahi ukalalığı Benedict Cumberbatch oyunculuğuyla birleşince uyum dolu bir ürün ortaya çıkmış. Bu diziyi özel kılan belki de Jim Moriarty. Yazılacak ek bir şey yok ve ilerisi spoiler niteliğine girer.

 

7- Peaky Blinders (2013- )

Başroller: Cillian Murphy, Paul Anderson, Helen McCrory

Yaratıcı: Steven Knight

İngiliz Çeteleri ve tarih. Komünizm ve faşizm. Herbirini adım adım işliyorlar dizide. Çete savaşları için izlenir desem yanılmış olmam. Tabii ki Thomas Shelby ve sigaraları eşliğinde hatıraları. Oyunculuklar üst düzeyde ve manyak karakterlere sahip olan dizi de atraksiyonun ne zaman geleceğini bir süre sonra anlayabiliyorsunuz, tabii dikkatle izlerseniz. Şu an ikinci sezonu bitirmek üzere olsam da, listemin üst sıralarında yer alması BrBa gibi özgün olması.

 

8- True Detective (2014- )

Başroller: Matthew McConaughey, Woody Harrelson, Vince Vaughn, Colin Farrell, Rachel McAdams

Yaratıcı: Nic Pizzolatto

Antoloji tarzından daha önce dizi izlemedim, ilk bölümünü izlediğimde uyuyamamıştım hatta. İlk sezonuysa, şu ana kadar izlediğim en iyi sezondur. Evet, Matthew ve Woody’nin ilk sezon performansları sonrası ikinci sezon beklentisi hayli yüksek olmasına rağmen, hatta cast’a yapılan eleştirilerin yersiz olması da dahil olmak üzere sezon sonrası ayakta alkışlanacak derecedeydi. Üçüncü sezon’un akıbeti, kötü diziye sahip olmayan kanal HBO’nun müdürünün, aynı zamanda kitabın da yazarı olan Nic Pizzolatto üstündeki baskılarından dolayı belirsizliğini koruyor.

9- Banshee (2013-2016)

Başroller: Antony Starr, Ivana Milicevic, Ulrich Thomsen, Hoon Lee

Yaratıcı: David Schickler, Jonathan Tropper

Şerif Hood. Eski bir soyguncu şimdi… Bu dizide her şey var: aksiyon, politika, ırkçılık… Aslında bir tanımı olmaması ve bazı şiddet sahnelerinin izleyeni cezbetmesi diziyi en iyiler arasında hissettiriyor. Öyle kötü diziler var ki, sezonlarca -belki de uzamasıdır onları kötü kılan- sürüyorken, bunun dört sezonda sonlandırılması sevenler açısından hiç de iyi olmamış görünüyor.

10- Silicon Valley (2014- )

Başroller: Thomas Middleditch, T.J. Miller, Martin Starr, Kumail Nanjiani, Zach Woods

Yaratıcılar: John Altschuler, Mike Judge

Bilişim sektörünü en iyi anlatan dizidir belki de. Gerçi tam olarak HBO dizisi olsa da, oyunculuklar normale göre olağanüstü ve özellikle bölüm sonu şarkıları etkileyici.

11- Spartacus (2010-2013)

Başroller: Andy Whitfield, Liam McIntyre, Manu Bennett, Peter Mensah

Yaratıcı: Steven S. DeKnight

Hikaye herkes tarafından bilinen şey aslında. Arena’dan sağ çıkmak, özgürlüğünü kazanmak asıl olan ve sonrasında tabii ki Roma karşısında durabilmek… Asıl önemli dizilerim arasında yer alma sebebi yönetmenliğin ve görselliğin üst derecede olmasının yanında karakterlerin ince detaylarının gayet iyi derecede işlenmiş olması.

12- House of Cards (2013- )

Başroller:  Kevin Spacey, Robin Wright

Yaratıcılar:  Kevin Spacey, David Fincher

Her yerde siyaset kokusu var. Ego, süper ego… Siyaset nedir, biliyorsunuz tabii ki. Tüm dünya’da zirvede olmak için yalancı olma gerekliliğini biliyorsunuz. Özellikle son sezon çok iyiydi. Fazla spoiler vermeden, çünkü ne söylesem spoiler olacak derecede şeyler var: Ortadoğu.

13- Vikings (2013- )

Başroller: Travis Fimmel, Clive Standen, Gustaf Skarsgård, Katheryn Winnick, Alexander Ludwig

Yaratıcı: Michael Hirst

Barbar Vikinler. Hayır, hiç de bile. Dizi’deki tarihsel yanıltmalar ve o tarihsel hava’ya kapılmak içten bile değil. Diğer diziler gibi plato falan kurmuyorlar ayrıca gerçeklik için. Bildiğimiz İskandinavya’da geçiyor üstelik. Bu diziyi bana öneren arkadaşım’a önerdim 4×10’da ara sezon finali yaptıktan sonra ayrıca.

14- Black Mirror (2011- )

Başroller: Değişiyor

Yaratıcı: Charlie Brooker

Dizi yayınlandığı 9 bölüm ile bir farklıyı yaratmış durumda: her bölüm farklı senaryo’yla ve farklı oyuncularla karşımıza çıkmakta. Dizileri ilk bölümlerine göre değerlendirenlerin yaptığı hatalarına bir yenisini eklemek olacaktır bu diziyi de bırakmak. Temin edebilirim ki, ilk bölümü gayet mantıklı bir senaryo’ya sahip olsa da, dizinin en kötü bölümü. Gerisini düşünmek bariz mükemmel olsa gerek.

 

15- Suits (2011- )

Başroller: Gabriel Macht, Patrick J. Adams

Yaratıcı: Aaron Korsh

Önyargım’ı kırarak başladığım dizilerden biri. İlk sezonu en iyi olan dizilerden de diyebilirim. Ki bu döngü diğer sezonlar < ilk sezon şeklinde olmasına rağmen diziyi oyunculuk performansı bazlı değelendirmek daha elzem geliyor bana. Kahramanımız Mike Ross‘un kahraman olarak değerlendirilmesi yapılabilir ilk bölümlerde, ama yanılma olasılığınız yüksek. Hazırlıklı olun.

Başroller: Gabriel Macht, Patrick J. Adams

Yaratıcı: Aaron Korsh

Uyurgezer Oldum Anne!

Sanırım sekizdi yaşım. Hiperaktiftim. O aralar gülümserdim, daha fazla gülümserdim. Kahkaha derecesinde… O gün ön balkondan sanırım on sekiz yaşlarında birinin başına, yanlış hatırlamıyorsam mahalle maçlarında kalecimizdi – Ben de onun iki devre sonrası kalecisiydim mahallenin – salatalık turtuşusu atmıştım, aklıma geldikçe gülüyorum halen. Ve hatıramda kalmıştır; arka balkondan işemiştim. Annemler çarpılırsın, falan derdi, ben gülerdim. Dalga geçtiğim bile olurdu. İşte öyle birkaç şey daha yapmıştım fakat, son yapmış olduğum arka balkon olayı bir şeyleri anlamama yardımcı olmuştu.

Aklıma daha öncesinde yapmış olduğum absürd bir şey geldi: Kuzenimi, eniştem arabasını temizlerken ön tekerlekten çıkan yılanla korkutmuştum. Öyle caniydim, tabii ki değildim ama çığlık içinde uyanmışlığım şu an bile aklımdadır. Yılanlar başımın şevresini sarmış halde. Allah işte… Konumuz bunlar değil tabii. Devam edeyim…

Gecesinde, ‘The Walking Dead Modu Aktif’  hale gelmiş ve ben başını hatırlamadığım bir olay yaşıyorum. Sanırım yataktan kalmış, gecenin bir köründe, kapı kilidini açmış ve evden çıkıp, gidiyorum. Bilincim açık ve bilinçsizmişim gibi davranıyordum yani. Uyurgezer olmayı hayal etmiştim o sıralar; başarmıştım sanırım. Allah Kerim ki, babaannemin kapısına vurmuştum. Öyle bir şey nasıl olabilir, halen alkım almıyor. Anlatırlardı böyle olmuş falan diye, Allah’a dağbaşında olmadığımız için şükrederdim. Gerçi kapıdan çıkıp, gitmemiştim ama, yine de çok şükür.  O sıralar, dediğim gibi hiperaktivitenin vermiş olduğu güçle kapıyı kırarcasına vurmuşum. Öyle dediler, hatırlamıyorum. Hatırladıklarımdan bahsedeyim…

Yürüdüm. Acaba ne düşündüm o ara, hangi kafayla öyle bir şey yapmış olabilirim? Birkaç saniye sonra, sanırım sabah namazına kalkmış olan babaannem açtı kapıyı: “Oğlumm! Nereyee?” Bir şey diyemedim tabii. Sadece nur gibi bir yüzle karşı karşıya olduğumu hatırlıyabiliyorum şu an için. Aylaklar gibi bakıyordum öyle. Kucağına almış beni babaannem. Hemen katımıza koşmuş ve sonrasında anneme haber vermiş. Tabii o gece babam da yok, mesaiye kalmıştı. Annem de şaşırmış halde, ağlıyor muydu, kızarmış mıydı, ne yapıyor bilmiyorum.

Eve geldiğimde, soğukkanlılığın da etkisiyle, direkt kanepenin üstüne uzandım ve başımı duvara çevirdim. Anneme şu cümleyi söylediğimi bariz hatırlıyorum: “Uyurgezer oldum anne!” Duvara bakıyordum yarı baygın. Annem korkmuştu tabii, doğal olarak. İlk başlarda derin nefes aldı ve sonrasında bana bir şeyler sormaya başladı. “Oğlum adın ne?”, “Yaşın kaç?”, “Nerede okuyorsun?”  falan… Ben de her soruya cevabı anında vermeye devam ediyordum. Hatırladıklarım bu kadar. Korkmuştum, ne yalan söyleyim? Fakat anlıyorum ki, söylediklerinde yüzdeyüz haklıydı…