Karamsarlığın Devrimi

Depresif: Neden?

Realist: Anlamıyorum.

Depresif: Sessizlik…

Realist: Hmm…. Belki de william wallace’ın dediği gibi hayatımız “bundan birkaç yıl sonrasında, bugünlerde yapmadığımız şeylerin pişmanlığıyla geçebilir.” Bu nedenledir ki, yaşadığımız çevreyi kendimiz belirleriz.

Neden… harekete geçmiyorsun?

Depresif: “Ne ekerseniz onu biçersiniz.” gibi bir tanımlama daha anlaşılır olabilir.

Felsefik: id‘ini bastırma evresinden sonra egosu’yla yaşamak zorunda kalan bir adamın, nasıl süper egosunun içinde yıllarca hapis kaldığı analizini yapma iznini veren kim peki?

D: aslında bir film izlersiniz ve o filmdeki karakterler ana karakterin parçalarından oluşmaktadır.

F: egona izin ver, denge ve geri dönüşüm mükemmel olacak.

R: Aslında hayat farklı olanın toplumu dışladığı bir dünyanın romanı olmaya devam ediyor.

D: Peki?

R: Bunlardan mısın peki? Böyle yaşamaya devam edecek misin?

F: Oralarda bir yerlerde kalabalığın sıradanlığını ve içimizdeki bir şeyleri yansıtmıştır…

R: Kesinlikle.

F: ….ve en sevdiğimiz kitap tiplemeleri belki de bunu kitaba uyarlayan hırsız senaristler tarafından çok iyi aktarılmış olsa gerek…

D: Evet…?

F: …Midnight in Paris’te.

D:  Kafamızda yarattığımız onca hikaye varken ya da karakterle yaşıyorken, neden gerçek yaşama ihtiyacımız var ki?

F: Woody Allen‘ı bu yüzden seviyoruz galiba… ?

R: Geçmiş, içinde boğulduğumuz bir an olmaktan çıkar ve geleceğimizi hali hazırda görüyor olmanın verdiği hazla şu anı de yaşarız dolu dolu.

F: Peki! Zamanda yolculuk yapma fırsatın olsaydı, nereye gitmek isterdin?

R: Tam olarak şu an!

D: Bana bir şey katmayacağını düşündüğüm insanlardan uzaklaşmam bir sene öncesine kadar iki-üç yıllık bir dönemden oluşuyordu.

R: Yani?

D: Şu an fazlasıyla gelecek…

R: Bundan beş yıl sonra nerede olacaksın fikrinden daha fazlası gerek. Beş saniyen var.

F: yetenek?

D: Tek başına yetersiz. Fazlasıyla birikimden ibaret!

R: nasıl öleceğimizi belirlemek elinizde değil…

D: Zaman daralıyor.

R: fakat o gün geldiğinde nasıl bir ruh halinde öleceğimizi belirlemek de bize düşen eylem hali.

F: öyle bir an gelir ki.

R: Eylem.

F: yeteneği nasıl kullanacağımızı öğreniriz, hem de gelişigüzel olmadan.

D: Birçok kez öldüm.

R: Şu an yeniden doğuyorsun.

D: Yapamam.

R: Haydi!

F: Karar verdiniz mi?

Birkaç Bin Saat

“Gözlemledim. İçinde bulunduğum durumdan korktuğum zamanlar oldu. Ağlamaklı gözlerle baktım. İlk defa kaçıyordum hedeflerimden. Açılmaya başlayan kapıları birer birer kapattım; asosyal psikolojisi çökmüştü 65 kiloluk bedenime.

Özgürlük diye bir şey kalmıyor sanki “o” anda. 

Özgürüz beynimizde…

Çevremdekiler tarafından başkaymışım gibi göz ucuyla bakıldım, bir tebessüm vardı yüzümde. Hiç hareketler sergilendiğim tanımı yapıldı, güldüm, içimden.  

Birer birer kopan bağlar, öcüymüşüm gibi kaçmakta olan insanlar gördüm, küfrettim, içimden.

Aylar geçti. Geriye bakmadım. Narkozvari bir duygunun midemdeki etkisiyle, kusacağım geçmiş olabilecekleri anlamına geldi bu. Sevdiğim yiyecekler, bittabii içecekler onlara benziyordu, kustum, zamanla.

Babamla aram daha iyi.

Hayal kurabiliyorum. 

Aşk hayatım gene aynı.

Birkaç değişiklik var ama, böyle daha mutluyum.  

Benden bu kadar…” demek isterdi belki de o zamanlar.

Her şey değişti.

Önceleri böyle bir yaşam sürmüş olabilirsin.

Ama pes etmediğinde başlar her şey:

“Düşündüğümde alkıma gelen şeyler var; blöf ve aslarım. Uyumadan önce beynimde dolaşan bi’ paranoyaydı belki de. Sabah kalktığımda yapacağım ilk şey bu olmalıydı, falan, kahvaltıdan sonrası yani.

Nereye dokunsam ya kırıyordum ya da başlarda iyi giden şeyler sonrasında boka sarıyordu geçmişte.

Kim değer veriyor bana, kim kuyumu kazıyor. Göremez olduğum anlar da vardı tabi ki. Sonunu görmeden ilerliyordum işte. Gaza gelmek dışında her şey istediğim gibiydi.

Birkaç yıl öncesiydi.

Denge kaybım vardı.

Ne yapacağım konusunda arayış içerisindeydim, yardıma ihtiyacım vardı.

Çevremde kimse kalmamıştı, ailem dışında. Ve birkaç dostum vardı yanımda.

Zamanla…

Sabrettim.

Başardım diyemem ama, her şey yolunda.”

“İşte böyle. Hayallerim daha da güçlü.

Korkmuyorum hiçbir şeyden…”

Ses gelmedi karşı masadan.

“Dinlediğin için teşekkürler gene de…”

 

2018, …

Birinin Söylemedikleri

“Hayatı tüm lacivertiyle anlatan birileri vardır…

Kendilerinden bir şeyler verdiğinde her şeyin çoktan bitmiş…

Aslında kıyafetlerini çıkardığında…

Çıkardığındaysa kimseden farkının olmadığını anlamasıyla beraber askılığa bıraktığı.

-Öyleydim…

Galiba.

Artık roller değişti!

Sizler, sizler mezarima geldiniz.

Kıyafetlerimi astım ve bitti her şey.

Gelmeseydiniz..

Yaa..

Ne mi olacak?

Bir fotoğrafın gerçekleştiremediği rüyası gibi…

İnsanların sizin hakkınızdaki önyargılarını ağır bir yükle omuzlarınızda kaldırmaya çalışıp…

Üstüne bir de külfet içinde kalmamak için…

Her şey onun için.

Allah rızası ya da neye inanıyorsanız öyle tabii.

B’ dk!

Çoğunuzu tanımıyorum.

Yüzde sekseninizin derdi ne, onu bile bilmiyorum.

Tiyatro mu?

Provasındaymışcasına yaşarken sizler…

Ha, bir de…

-Somurtmayın lütfen.

Birileri korktunuz şeylerden söz etmeli, di mi ama?

Yani, anlayacağınızdan değil de…

-yüzüme karşı söyleyemedikleriniz vardır hani.

Ondan.

Çünkü…

…ağzımı bozamıyorum.

-Eeee, çünküsü bu.

Ah!

Bir şeyler…

Bir şeyler işte!

…Göremiyorsunuz beni sanırım, anlayabildiğiniz üzere görme yetinizi kaybetmek üzeresiniz.

Fazlasıyla gözleriniz kızarmış….¾¾{[{

?!!^+…hatta toprakla arkadaş olmuşcasına…

-Ve hatta onu doğduğum ilk andan beri tanıyormuşcasına!

Ve bu sona yaklaşmak üzereyken…#+

…=)^!.. tamamen sonlanmış durumda diyebilirim artık!

-neredeyse.

Son kez şunu diyebilirim ki: görüşmek üzere…

-elv_+?#$…”

 

*** Birinin doğumu: 2018’de herhangi bir ayın herhangi bir günü, umarım.

 

32

Şehrin merkezinde karşıdan karşıya geçerken, trafiğin tam ortasında durdu ve:

*32: “Sıyrılmalısınız klişelerinizden!”

Diğerleri de onu bekliyordu sanki ve hepsi birden yardıma koşarcasına yanında yer aldı. Bu durum organize edilmiş gibi görünebilirdi, ama hiç de öyle değildi.

“Tanrı bizimle arkadaşlar”.

21: Kapitalizmin en dibinden öğle yemeğini bitirmiş ve koşarak geldi zayıfça biri olarak: “Kim bilir? Babamı severim. Sanırım birkaç on yıl daha böyle devam eder, ama bu durum içler acısı.”

Çelişiyordu içinde bulunduğu durumla. Reflekslerini kaybetmişti çoktan.

57: “İnsan robotlar… Kareleri sayılan bir film gibi bakıyorlar evladım, Bulls’un eski halinden eser kalmamış gibi dökülmüşler içten içe… Ah Majesteleri!” Tecrübe de oradaydı ve her an tetikteymişcesine delirir bir halde “Uzun forvetimizi de kaptırdık Spürs’e…”

44: Tecrübeli görünümüyle takım elbisesiyle ve bıyık-sakal uyumu bir hayli hoş görünümüyle: “Ailemle yaşadığını en son ne zaman hissettin sen, son üçlükte Jordan!? Ailen huzur içinde yatıyor mudur sence? Nerden mi çıktı, ha? Farketmem için bir atraksiyona ihtiyacım vardı ve az önce yaşamış olsam gerek. Henüz olgunlaştın bence.”

57: “Tabii Wade…”

diyemeden nefes darlığıyla baş etmeye başlamıştı çoktan. Dayanamadı haliyle. Saçları dökülmek üzereydi, görünümünde göz alıcı bir şeyler yoktu. Bitkin düşmek üzereydi.

25: Gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen tavırlarıyla hallice: “Hadi başlayalım! Ne bekliyoruz… Sizin muhabbet anlayışınız bence fazla banal. Ben iyimser rolü yapmayı beceremiyorum ya da fazla karamsarım diye düşünmüştüm hep, sanırım ölene kadar. Zaman daralıyor. Gülümserim mesela. Odamda ağlarım sadece. Şöyle bir gerçek var ki ‘Devrim güneş gibi doğacak her sabah!’ “

19: Gözlerinin rengi belli olmayan, uzaktan lens takmış gibi görünen ve marjinal tavırlarıyla: “Ya genel sorunum: Önyargı ve çirkinlik. Mutsuz olmamdandır belki de, diye düşünüyorum hep. Ama, ne yazık ki öyle değil. Kaldıramıyor belki de, diyorum içinden. Ben de bu yolda yanındayım.”

70: “İşte bu yüzden benim fazlasıyla arkadaşım kalmadı çevremde, birkaç yad edilecek şeylere sahip olduğumuz ve artık bir önemi kalmadıysa, arkadaşlarınızla geçirebileceğiniz güzel bir gelecek için tam zamanı! Fazla’dan bir kişi yer kaplıyor olacağım dünya’da.”

19: “Beynim yalnızlığı, bi’ tümör gibi benimsedi. Attı sonra. Aynı hâla. Kaybedecek zamanın kalmadı artık babalık. Jordan’dan bir üçlükle gülümsemek ister misin? Tek bir kare şansın kaldı. Ne dersin?”

*32: “Kafamın içinde konuşmak yerine dinleseydiniz devam ederdim ama, maalesef size anlatacağım bir tane bile mutlu anım kalmadı… Gülümserdim mesela. Odamda ağlardım sadece. Şu an gülümsüyorum bıyık-sakal kombinasyonuma muhteşem uyumuyla üzerimde takım elbisemle ve dökülmek üzere olan saçlarımla. Hem de bembeyaz..”

25: “Tecrübe yaşamadan… #^!% …istemiyorum.”

İzin vermedi artık diğerlerine konuşmak için ve ortada hiçbir şey kalmamıştı konuşmak için. Devam etti mırıldanarak haliyle:

“İşte bu yüzden uyumanın en kolayı olan bu yolu seçtim ve trafiğin ortasında dikkat çekmek üzere günün en yoğun olduğu ve sanırım yaşlandığımda söylemem gereken gibi, sabah değil ama, güneş devrim gibi en tepeden doğmuşa benziyor şu an.

Evet, öğlen üç civarı ve her şey hazırdı bir devrim için. Yatıyorum, kanlar içinde ve umutların tükendiği şu anda halen kafamın içinde konuşmaya devam ediyorlar. Gözlerim dolmadı nedense. Söyleyecek bir şey yok. Bu en kolay…”

İçses Travis

İÇSES TRAVIS:  “Düşün asansördesin. Haz almadığın birinin muhabbetine maruz kaldın. Hatta muhabbet bile denemez…

Dinliyorsun, dinlemiyorsun bile. Birazdan uyanacaksın…

Ve o diyecek ki…”

KARŞIDAKİ: “Düşün bir kafedesin…….$#?”

DIŞARIDAKİ: “Anlamadım. Dalmışım ya?”

KARŞIDAKİ: “Yakışıklı bir erkek gördün ve ona kendini göstereceksin. Geri dönüt olarak masana gelecek, sana iltifatlar ederek…”

DIŞARIDAKİ: “Saçmalama!”

İÇSES TRAVIS: “Egonu sıvazlayacak yani- tavlamaya çalışacak. O derece mi güzelsin. Bundan bahsediyor bence.”

KARŞIDAKİ: “Bir insanın aynada kendine bakıp, başkaları onu yargılamadan kendisini yargılaması gerektiği zaman gelir canım ya. Çocuk bayağıdır seni gözlüyo ya. Gelecektir, biraz daha pas ver.”

DIŞARIDAKİ: “Geçiş dönemlerinde insanlarla iletişim kurmayı sevmem.”

İÇSES TRAVIS: “Sen değil miydin ya geceleri bu yüzden uykusu tutmayan çirkin kız. Öğğğ! Yapma ama, biraz daha gülümse.”

KARŞIDAKİ: “Ya The Big Short‘u izledin mi? Ha, Inside Job’u izlemelisin önce. Açıkcası bu gece onu izleyeceğim. Malum İktisâd okuyorum.”

İÇSES TRAVIS: “Ne diyo ya bu? Saçmalamaya başladı gene. Kibarca susmasını sağlamalısın.”

DIŞARIDAKİ: “Evet ya.”

KARŞIDAKİ: “Az önce diyordum ki, ona pas vermeliyim. Geliyor galiba.”

TRAVIS: “Merhaba. Sizde ilgimi çalan bir şeyler var sanırım.”

DIŞARIDAKİ: “Pardon?”

İÇSES TRAVIS: “Hatırla! Diahnne Abbot’sun sen.”

DIŞARIDAKİ: “Aaa! Travis Bickle’a benziyosunuz.”

TRAVIS: “Ne tesadüf! Siz de…##^++ -Hiç de bile- Eğer bir mahsuru yoksa bir şeyler okumaya gidelim mi? Sanırım kendimi size tanıtmama izin verirsiniz.”

DIŞARIDAKİ: “Ben okumayı sevmem ki. Elbette sorunu yok, buyrun. Mesaimi tamamlamam gerek ama…”

TRAVIS: “Özür dilerim. Kabalığıma bakmayın. Sanat’ın her dalını severim. Dinleti ya da izleti. Sever misiniz?”

İÇSES TRAVIS: “Tam zamanı. KARŞIDAKİ‘ni de atlatmışken, iyi bir fikir olabilir. Az kaldı mesai bitimine.”

KARŞIDAKİ YENİDEN: “Şey… Bir saniye bakar mısın? Sanırım ben şu gö…”

DIŞARIDAKİ: “Bir dakika! Ne?”

KARŞIDAKİ YENİDEN: “Ya…”

TRAVIS: “Benimle diyorum. Dışarı…”

DIŞARIDAKİ: “Biraz daha açık olur musun lütfen?”

İÇSES TRAVIS: “Diyor ki.##$#$#½…: Şu an bir sahneyi canlandırmaya çalışıyoruz, sen bozuyorsun.”

TRAVIS: Taxi Driver‘ı izlemediniz mi yoksa?”

Yaşlar Arası Mektuplaşma: Bölüm 2 ‘Araf’

Saat sabah sekiz otuz beşti ve saate son baktığında üçü gösteriyordu, ama yetiştirmesi gerekenler olduğu için bir kahve’yle etmişti sabahı. Fakat yapması gereken en önemli şeyi hatırlamayı da ihmal etmedi geçmiş saatlerde. “Araya bunu da sıkıştırdım: ”

“Merhaba kardeşim, buralar yağmurlu biraz. Sanmıyorsun inşallah gözyaşımdan dolayı havalar biraz Allah’a emanet. Yoksa ne olurdu halimiz?

Çok şükür.

Sanıyorum daha iyisin. Aslında daha iyi gördüm seni. Mimiklerin daha belirgin, yaşını göstermediğin kadar.

Bak, ne diyeceğim: Mr. Robot’a benzediğim ve okuyacağım bölümün… Hüzünlü fazlasıyla.

İntihar etmeyi de…”

Zaman ilerledikçe playlisti’nden bir rastgele bir parça açtı.

“…becerememiş ve ölüme fake atmıştın geceye “günaydın” diyerek.

Unutma!!

-Yağmurlu bir haftanın sonu-

Merhaba dostum, nasıl gidiyor? Buralar biraz güneşli artık. Devrik cümlelerden sıyrılmış bir kitabın cümleleri olma durumuna geldi her şey.

‘Sanırım’dan sıyrılmış ’emin’ olma yolunda, Allah’ın da yardımıyla yürüyor görüyorum seni. Gülümseyemediğin ve uykunda aynı döngülerde devam ettiğin deja vuların’ı hatırla! Allah yolundan ayrılma dostum. En güzel şeyler onun yardımıyla olacaktır.

Bunları sen söylemiştin bana, unutayım deme ha…

“Söyledim işte.”

-Yarı güneşli haftanın sonu-

Günaydın dostum, burada saat 2 olmuş, öğlen. Düşüneceksin bunları artık. Güneş sabah değil de öğlen açıyor, uyuyamayacaksın. İnsanlar kadar sahte bu şehrin havası. Annem demişti diyeceksin ki gülüp geçmek için bahane aramana yetecek.

“Şimdi ben de onlar gibiyim artık” diyeceksin. Yapma ama, güzel bir şey bak bu. Hak vereceksin. Olmadığın gibi görünmek, yıldızlararası’ndaymışsın havasına bürünüyorsun falan.

“İnan çok güzel ya” diyeceksin…”

Saat sabah dokuz’a gelmek üzereydi. Bir sigara daha yaktı ve hala okumaya devam etti. Tekrar, tekrar…

Devam ediyordu yazdıklarını:

“-Bolca yağmur ve az sisli bir ayın sonu-

İyi geceler dostum. Güzel bir kahve molası vermek için karanlıklara büründü hava.

Allaha şükürler olsun ki yalnızlık hiç bu kadar güzel olmamıştı. Bunları yaşayacaksın. Olduğun gibi davranmaya başlıyorsun ya artık, inan o mutluluğun doruklarına erişeceksin zamanı geldiğinde.

Sigarayı bırakabilirsin, ama kahveyi bırakma derim. Hatta azaltacaksın…”

“Azaltamayacaksın. Gerçekler bunlar.” dedi kendince.

“…Bugünlerde neden böylesin?”lerle dolacak her bir yanın birkaç yıl sonra ve farkında olmadığın birine daha da yakınlaşacaksın.

Hani o aralar içini açtığın…

-Sahte suratlara vedayla dolu bir ayın sonu-

Az kaldı be dostum. Daha da yaklaşacaksın mutluluğa. Pes edemezsin ya var olmaya çalıştığın hayallerinle. Bu günleri yaşamamak için biraz daha çaba gösterip, daha az uyumalısın…”

Duraksadı bir an. En güzeliyse uyuyamıyor oluşuydu.

“…Hatta biraz kızlarla ilgili ipuçları edinmelisin. Tam bu sıralar işini hızlandırabilir ve pratik yapabilirsin.

Neyse. Biraz da ingilizce çalış.

Bu kadar yeter.

Görüşmek üzere.

Günaydın…”

“…artık uyuyabilirim” dedi ve bir sigara sonrası yapmakta zorlandığı en zor şeyi denemeye çalışmak için yatağa doğru emin adımlarla yürüdü. Zordu, ama denemek zorundaydı.

Cevap verilen yazı: Yaşlararası Mektuplaşma: Bölüm 1 ‘Depresyon’

Yirmibirinci Yüzyıldan Aşağı

BİRİ: “Sadece odaklan ve kendini bırak.”

DİĞERİ: “Oradayım ve atladım. Eee?”

BİRİ:  “Düşün: gözlerin daha da kızarık görünüyor şimdi; kulaklarında daha da sisli sesler, derinden giren pis kokular var burnunda, en önemlisiyse artık uykularında olmayan bazı hayallerin var.

Tamam mısın?”

DİĞERİ: “Mmm. Evet. Düşmeye devam ediyorum ama, di mi?”

BİRİ: “Sanırım. Sebepler var elbet, bu şehirde beynine teker teker işleyen bi’ geçmişinle yaşıyorsun. Unutuyorsun, bazı saatlerde içmen gereken ilacının olduğunu.

Yaşıyorsun, tabi ki paranoyaların var. Ağlayamıyorsun bazen… Neyse.”

DİĞERİ: “Abi! Bi’ saniye. N’apıyoruz ya?”

BİRİ: “Kimi zamanlarda kavga ediyorsun kendimle sadece. Düşüyorsun… Geçen günlerin kini gözünde canlandığında, gücün varla yok arasında…

Ölmek istiyorsun sanki, yalan söylemem gerektiği halde dürüstlüğün verdiği karşı konulamaz gücünle.

Ve…

Atladın bu yüzden.”

DİĞERİ: “Şimdi şöyle düşünüyoruz o halde… Hayal etmeye çalışıyorum… Hatırlıyorum, yarıda kalan umutlarımın ciğerlerime derinden giren bi’ nikotinden farkı yok.

20. yüzyıldayım.

Saçmaladığım anlar hep gözümün önünde.

Sabırsız olduğum anlarımı da unutmamam gerek tabi ki. Kötü olduğu kadar da iyiye bi’ işaret olmaz mı hiç bu?”

BİRİ: “Tabi ki olamaz. Devam ediyorsun.”

DİĞERİ: “Karalıyorum, düzenleyip boyuyorum… Zihnimde. ”

BİRİ: “O kadar da değil, düşüyorsun ve 20. yüzyıldasın artık. Bi’ yere ayrılma, çizgiden çıkmamalısın; unurma.”

DİĞERİ: “Öyle değil. Belki de önemsenmeyecek kadar küçük bi’ hataya takıyorum, zamanla düzelmesi muhtemel olsa bile…

Sanırım oradayım.”

BİRİ: “Mesela? Nasıl?”

DİĞERİ: “Dur bi’ saniye. Biriyle karşılaştım. Sanırım o.”

ÖTEKİ:“Merhaba. Ben, Saftirik Greg gerçeği olan dünya’da olayın baş kahramanı gibiyim.”

DİĞERİ: “Merhaba?”

ÖTEKİ: Gene ben bi’ o kadar gerçekçi ve paranoyak olan…”

BİRİ: “Pardon?”

…dik kafalı olduğu kadar akıllanmayacak biriyim. Gününün…

…biriyim.”

ÖTEKİ: “Bi’ o kadar…

…sağ cebimde sakladığım hayalleri olan biriyim…”

DİĞERİ: “…

Öyle biri işte. Tam hatırlayamıyorum…”

ÖTEKİ: “Sanırım 19. yüzyılda kalmalıydım.

Belki de hikayeye bütün olarak bakmam gerek ve sanırım uykumu alamadığımdan oluyor bu.

Hatırlamalıyım olanları…”

“Kim o Clementine?”

BİRİ: “Noluyor? Anlatsana.”

DİĞERİ: “Dur bi’ saniye ya. Churchill ailesi tamamlandı sanırım, hani şu İngiliz…<%#?”

Bilinmeyene Dönüş

– “Anlamadım beyefendi?” * dedi profesör.

“Anlayamadım profesör.” dedi Nazım.

– “Matematiğim iyidir ama, anadalım kadar değil beyefendi. Mesela Nöroşüroloji hakkında aylarca sürecek konferanslar verebilirim ama, integralin sadece ismiyle tanışığız.”

“Siz hiç geceleri uyudunuz mu?”

-“Geceleri uyumamam olası, o yüzden buradayım beyefendi.”

“Uyumuş olmanızın kombinasyonunu hesaplayabilirim!”

-“Anlıyorum beyefendi.” dedi uzatmak istemezcesine.

“Duş almadan uyuyamayan bebek kadar insansıyım, desem de inanmayınız sayın profesör. Artık hayatım daha düzgün dediğimde dahi bir bayanın üstüne pislemesi olası. Affola. Göründüğüm kadar terbiyeli değilim ve bunları duyunca iğrendiyseniz dahi sol lob alıcılarınızı kapatabilirsiniz.

Terbiyeli olmanın bir önemi yok artık insanların g…”

-“Kim dediniz?”

*  “

“Gerçek dünyadaki beş dakika, rüyada sana bir saat olarak döner.” alıntısıyla, bugün bir farklılık yaparak başlamak istiyorum konuşmaya.

İşte bu yüzden bilinmeyen nedir bilemezsiniz. Matematikteki kesin olaylar kadar basit ve A noktasından C noktasına, bilinmeyen B’ye uğramadan geçmeniz kadar bilinmezdir. İsteseniz de bilemezsiniz…”

“…devam ediyorum profesör, haksız olsan bile haklı olmayı becerebilirsiniz. İnsanlar bunun için ruhunu satıyor. Homo Sapien tarzı düşünceler bunlar.”

-“Pardon?”

“…devam ediyorum profesör, haksız olsan bile haklı olmayı becerebilirsiniz. İnsanlar bunun için ruhunu satıyor. Homo Sapien tarzı düşünceler bunlar…

Neyse. Ki öyle bir çaba içinde de değilim bariz. En sevilen nefret edilen adam gibiyim. Bilmiyorsunuz, bilinmezim. Bilinmez kadar ağlamamalıyım. Cehennemin küllerine ayrılmasına kadar yolu var bu ilişkisizliğin.”

“Sağ lobum ağır bastığında “Her gün daha da artıyor depresif bulantılar. Geceleri uyutmayan maviler. Mavi nedir sayın bayan? Bilmediğiniz kişiliğe önyargınız kadar berbatsınız.” demişti bir sabah.”

-“Özür dilerim, ama?”

“Sol lobumsa “Belki de farklı düşünceler içindeyiz. Sonuçta düşünen varlıklarız. En doğru olanı buydu şu ana kadarki politika içinde.”

İşte bu yüzden; önündekilerle zaman kaybetmemeli, diyorum kendime. Biraz da cepte kalanlara uğraş vermeli. Ne anlayabileceğinizi dahi bilmiyorum, demek isterdim bir bayana. Herhangi birine.

Tanımadığınız bir bayanın yanından geçersiniz ya, işte öyle.

Bilinmezlik bundan ibaret profesör.”

-“Not alıyorum.”

“O an ekrandan bir ses gelmişti mesela: “Gülün; dünya da sizinle birlikte gülsün. Ağlayın; ama yalnız ağlayın.”

Ne önemi var ki? Boşver! Asıl randevumuza dönebilir miyiz profesör?”

-“Kesinlikle! Teşekkürler Nazım Bey. Yarın 9’da görüşmek üzere.”

“Teşekkürler profesör. Sanırım uyuyabilirim artık.”

Kafamın İçindeki Öyküler

Egolar, her gün daha da çarpar suratıma. Ağardıkça ağarır tebessümüm. Küflenir kelimelerim, susmaya teşebbüsümden. Kullanılmayan her harfin sonsuzluğunun olmaması gibi. Faili meçhul her hikayemin sonu. Her mekan, doğmayan bir insan
gibiydi. Ve her karakter var olmayan bir canlıdan farksız. Kenara atılmış bir dünya klasiği gibi.

Mesela geçmişle ilgili bir şeyler yazmalı:

“Kimi zaman sabah alarm çalana kadar uyuyorum, hatta her gün. Korkuyorum ama, sanırım bi’ fikrin yok.  Bencillik içindeydim.Hatırlıyorum o günleri ve kafamı duvara vurup parçalayasım geliyor ama, bunu yapamayacağım sanırım. Neden mi? Kafam patladığında içinden uçacaksın bi’ yerlere, bulamayacağım belki de. Bulamayacağım işte.

Gözlerine bakamıyorum, ağlıyorum içimden. Sen görmüyorsun. Annem gibiydin.

Tırnakların etimle ekürileşecekti hani? Çocuk kadar masum ve bi’ o kadar hırçındım. Gereksiz şeylere tripler atıyordum falan, aksilikler işte. Unutmadım olanları.

Bi’ arkadaş gibi olamayız, biliyorsun. Balon gönderiyorum sana.

Patlamaya hazır bi’ şey olsa gerek. İçinde düşün beni.”

Bu satırları Dostoyevski görse küfrederdi, inan bana. Siz Kafka’dan bir haberken, ben burada Sabahattin Ali’yle bozdum kafayı. Konunun ağırlığına dayanamayıp, romanın ağırlığından kaçmış Aziz Pierre* gibiyim. Kim mi o? Açın okuyun azizim. Bir boku da bilin bir zahmet. Hayat para harcamaktan ibaret değil işte.

“Gözden ırak ettiğimi, hafızamdan biat ettim.” gibisinden Zebercet* misali astım hayallerimi. Sebebi neydi biliyor musun? Tüm şarkıların ayrılık sonrası yazılması ve mutsuzluğu anlatıyor olması. İşte bu yüzden popüler ve sürü psikolojisini sevmiyorum.

Bazı insanlardan toplum içinde bahsedilmez. Gereksiz gözüyle bakılmaz onlara. Sorulmadan “x kişisi iyidir ya, insanlığı falan” diye bahsedilir.” Yalan! Aslında insanların mevkiilerine göre değerlendirir onlar. Bilmiyorum ya, neden böylesiniz? Pişkince davranıyorsunuz. Hiçbir şey yokmuş gibi… Ahlaksız konuşmam gerekiyor burada ama, ihanet edemem saflığıma. Özür diliyorum sizin gibi olmadığınız için. Teşekkürler kısmını ekte belirtebilirsiniz.

Kafamın içinde bir klasör açmalı. F2’yle Gereksizler adı altında, geçerli kriterleri yerine getirenler için not defteri’ne bir şeyler yazmalı. Birkaç JPEG’le pastayı hazır hale getirmeli.

*Aziz Pierre: Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası Tiplemesi.

*Zebercet: Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli Tiplemesi.

Çocuk Yanı

Bir yarı ölünün hatıra defterinden:

“Uyuşturucu etkisi gibiydi, uykusuzluk kadar gece kahvesi tadında bir güneş… Aslında okuma bilmiyormuşcasına davranıyordu. İçindekileri görebilseydi, kadın öykü olurdu. Milyarlarca kez arama yapılmıştı uzaydan kendisine. Aç kalmış olmasına rağmen, saçlarını okşayınca üç öğün doyması da nano etki yapar gibi. Duvara baktık beraber, içimizdeki şeytanı projektörden yansıtır gibi.

Bir çocuk bir kadına masal anlatırsa, tüm cenazem ağlar inan. Bir genç bir büyükanne’ye pamuk şekerleme alır ve o an tüm droidler ayağa kalkar, şafağı görmüş ölüler gibi.

Yalnızlık Allah’a mahsustur, derler. Öyle. İstesen de tek başına kalamazsın. Ailensiz bir şeyler yapamazsın. Sen hiç onlardan ayrı kaldın mı? İnsan sağır bakar, duyarsız görür. Aslında tabular yıkılmaz derecede mevzii almışsa, Mecnun olsa aşık olmazdı sana. Dolu gibisin ey sevgili, kırk yılda bir selam verirsin. Bayağıdır gökyüzü boş, hiçbir tarifi yok bu anın..”

Her saniyenin değerini bilirmiş gibi bir sigara yakmak için rahat sandalyesinden kalkarak, komidinin üzerindek çağmağı almak için mutfağa yöneldi. Gazı bittiğini anladığı o an için bir tebessüm belirmişti yüzünde. Çakmağıyla ocağı yakıp, oradan faydalanmak istedi. Ve bir kahve suyu ekledi çaydanlığa.

Tekrar oturdu sandalyeye, bilgisayar ekranına bakmaya başladı. Yazdı:

“Sen hiç uykusuzken ağladın mı? Rahat uyuduğun için öyle bir derdin yoktur inan. İşletim sistemi içindeki geri dönüşüm kutusundan tek farkındır çöpleri boşaltamamak. Mide bulantılarını eklemiyorum bile. Yataktan kalkamamak… Tekrar aklıma geleceğini düşünmemek için uyanmaya üşeniyorum…

İkindiye az kala uykusuz bedeninimi attım yatağa, ezan okunmadan uyandırması için bir alarm kurdum ama, birkaç saat ertelemeli olarak az önce uyandım. Yanaklarını selamlarcasına çıktım odadan, kapıyı kapattığımda farkettim, halüsler eşliğinde tekrar daldım suya. Henüz buradayım.

Sana en samimi içtenliğimle yazıyorum bunu şimdi. Ellerinde Alsancak Gülüşü’nü, saçlarında Kız Kulesi’nin rahatlatan serinliğini ve sinirlendiğinde beliren gamzelerinin rıhtımında Çankaya’nın o güzel gri sokaklarını bulmuştum. İşte bunun için seviyordum seni.

Ben kafamda bin bir tilki varken uyuyamıyorum. İşte bu yüzden yazıyorum sana. İşte bu yüzden geç yatıp, erken uyanıyorum artık. Seni daha az düşünüp, işime daha fazla meşguliyet vermek için. Sana kırk dakika kadar uzak olsam da, seni sevmediğimi şimdi farkettiğimde, en içten tebessümlerimle selamlıyorum seni.

Günaydınlar olsun, en güzel sabahlar sizin olsun.”